Distopik kara komedi:The Lobster


İnsanın gerçekleştiremeyeceği tuhaflığın, saçmalığın ve aptallığın olmadığını düşündüğüm bir çağda bu düşüncelerimi paylaşan ve nesneleştiren yönetmenlerden birisidir  Yorgos Lanthimos. Önceki filmi “Dog Tooth” ile izleyiciyi bir hayli şaşkına çevirmişti. Aslında The Lobster’in  oyuncuları arasında Colin Farrell’i görünce izleyip izlememe konusunda biraz kararsız kaldım hani çok da sevmem oyunculuğunu. Bu yargıya rağmen izledim ve bekletimin çok üstünde farklı bir bir film ile karşılaştığımı hemen belirtmeliyim. Distopik bir dünyada geçen bir kara komedi. Öncelikle şu distopya kavramı hakkında bişeyler söyleyelim. Akademik olarak tanımlarsak : “çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılan bir kavradır distopya. Distopik bir toplum ise otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer  başka baskıcı bir toplumsal sistem ile karakterize edilir”.  “1984” veya “Cesur yeni dünya” isimli eserler akla ilk gelen distopyalar. Kavramı kara düzen tanımlarsak gelecek bir zamanda şuanda olduğundan biraz daha saçma bir yaşamı gösteren saçma olmayan hikayeler diyebiliriz. Aslında bu açıdan dünyanın kendisi uzun süredir bir çeşit distopya ve giderek beterin beteri varmış dedirtiyor. 50 sene önceye gidip şuan ki dünyayı yazabilseydiniz tam anlamıyla bir distopya yazarı olarak anılacaktınız ve kesinlikle Huxley veya Orwell sizi kıskanacaktı. Acaip bir teknoloji ve kolay ulaşılan bilgiye rağmen cahillik, savaş yok ama terörün tırmandığı  kimsenin kendini güvende hissetmediği ve gelecek kaygısının tavan yaptığı bir dünya, kaynaklar artmış ama eskisinden daha kötü bir dağılım ve işsizlik ama dünyada pek kimsenin umrunda değil, sürekli çalışan ve yılda 1 hafta tatil yapınca kendini aristokrat sanan insanlar, psikolojiler bozuksa bunun kaynağını düzeltmek yerine sürekli ilaç içilen bir yaşam, hep tüket ama hiç tatmin olma (Tenezm gibi yani dışkıla ama rahatlama gibi), kanser ol, aids ol veya manyağın birinin kafası bozulsun durduk yere öl, kitap okuduğun için salak olarak görül,  çok çalış ama hiç kimseyi memnun edeme, başlı başına bir rezalet olan televizyon kanalları ve herkese rahatça küfür edebildiğin bir sosyal medya, gerçek karakterlerin kaybolduğu sanal karakterlerin kahraman olduğu bir virüel eğilim, eğitim zannettiğimiz gariplikler, gelenek zannettiğimiz dayatmalar, felsefeyi saçmalık, sosyolojiyi sadece anket sanmalar  … daha çok şey yazılır elbet. Distopik bir roman gibi gelimiyordur belki bizlere şuan ama 50 sene önce tüm bunlar tam anlamıyla distopyaydı. Lobster’in sunduğu distopya ise gerçekten “yok canım bunu da yapmaz insanlar” dedirtecek türden. Ama şöyle bi süre düşününce şu anki saçmalıklar falan akla gelince bu da olabilir aslında diyorsunuz. Olay insanların bir şeyi kabul edip onun dışında bir başka alternatifi düşünememesi  ya da hiç düşünememesi ile yakından ilgili.

Dünya üzerinde bir yerlerde bir zamanda insanların bekarlara karşı hiç hoşgörüsü kalmamıştır. Tek yaşam biçimi kendisine uygun bir eş bulmak ve onunla yaşamaktır. Bir şekilde ayrılan, eşini kaybeden veya hiç bulamayan kişileri bir çeşit kampa (otel diyorlar) alarak orada kendilerine bir eş bulmaları için belli bir süre veriyorlar. Eş bulamayanları ise hayvana çeviriyorlar. Bunlar olurken otelde gününüzü arttırmak için günü biten yalnızları avladığınız bir rituel de var yani herkes eşsizlere düşman ve yok edilmeli diye düşünüyorlar. Burada senaristlerin metaforun dibine vurduklarını açıkça söylemek mümkün. Adamlar artık nasıl sıkıldılarsa evlilik veya düzenli ilişkiler ile ilgili insanlar üzerinde yaratılan geleneksel baskıdan. Gerçekten de pek çok toplumda sanırım böyle bir şey var. Özellikle geleneksel toplumlarda bunu çok rahat gözlemleyebiliriz. Modern toplumlarda bile en azından belli yaşlara gelip te herkesin yaptığı gibi düzenli bir ilişkin yoksa ve tek geziyorsan sosyal çevreni bile değiştirmek zorunda kalabiliyorsun. Diğer bir ifade ile teksen aynı zamanda ötekisin. Bu durumun hayvana çevrilme metaforu ile tiye alındığını düşünüyorum. Daha geniş bir perspektiften ise bu metafor tüm baskıcı sistemleri yaşayan ve onu kabul eden toplumlara yöneltilmiş gibi gözüküyor. Aslında yönetmenin önceki filminden de haraketle toplumsal özne denen ve failliği kısıtlanmış normal gözüken varlığa bir tür eleştiri olarak da okunabilir film.

Filmin atmosferi daha çok gerilim türlerini çağrıştırsada,  inceden bir komedi iddiasın da olduğunu da belirtelim. Kimi kaynaklar bu tür komedilere kara komedi diyor.  İnsanın aptallığı üzerine kurulu bir saçma düzen, kabullenilmiş ve saçmalığı sorgulanmayan uygulamalar kısaca “1984” gibi bir distopya ama yönetmenin anlatımı farklı. O komedinin yıkıcı etkisini kullanmayı tercih ediyor ve bunu hiç de karşılaşmadığımız şekilde yapıyor.  Bu arada Colin Farrel’e karşı ön yargım beni yanıltmış onun oyunculuğu da hiç  fena değil…

Şubat 26 (2016) da imdb puanı: 7.1

Director:

Yorgos Lanthimos

Writers:

Yorgos Lanthimos,  Efthymis Filippou (as Efthimis Filippou)

Reklamlar

Distopik kara komedi:The Lobster” üzerine 4 yorum

  1. Değerlendirmeni beğendim, bu sıradışı yapımı ele aldığın için, ayrıca filme dair paylaştığın isabetli tespitlerin ve yorumların için teşekkürler. hangi çağda olursak olalım, soyu yükenmeyen muhafazakar bir çoğunluk tarafından dayatılan geleneksel aile yapısının insanlar üzerinde yarattığı baskıyı alıp uçuk, biraz absürd ama çok etkileyici bir anti-ütopik filme dönüştürmüşler. bence ortaya kesinlikle takdir edilecek bir iş çıkmış. yer yer rahatsız edici, ama hep merak uyandırıcı, düşündürücü ve başarılı.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s